“Fikri İdam Teşebbüsü”: Mirzabeyoğlu Davası

Home/Av. Ali Rıza YAMAN, Ekonomi, Sinema, Uluslararası/“Fikri İdam Teşebbüsü”: Mirzabeyoğlu Davası

“Fikri İdam Teşebbüsü”: Mirzabeyoğlu Davası

“Fikri İdam Teşebbüsü”:

Mirzabeyoğlu Davası

 

“Savunma”ya Takdim*

Av. Ali Rıza Yaman

 

 

Mirzabeyoğlu Davası; 28 Şubat’la ve onun şahsında bütün Amerikancı darbelerle hesaplaşmak demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; hukuktaki âmir-memur münasebetini sorgulamak demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; hukukun görünmez bağlarla idarî hiyerarşiye bağlanması zafiyetini en net bir şekilde müşahade etmek demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; artık sadece adı kalan “savunma hakkı”nın mücadelesinin verilmesi demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; cemiyetin örselenen fıtrî adalet hissinin kısmen onarılması demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; mütemadiyen tekrar edilen toplumsal mutabakatın etrafında sağlanması demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; emperyalizmle mücadele demek olan işkenceyi ve işkencecileri sorgulamak demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; O’na idam cezası verenlerin bile daha sonradan yüksek sesle dillendirdiği “fikir hürriyeti” meselesinin vuzuha ermesi mücadelesi demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; dinamik karakterli hayatı her ân tanzim etmekle mükellef olan ve hayat gibi her dem dinamik olması gereken hukukun ne denli statikleştirildiğinin müşahede edilmesi demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; akademik mahfillerdeki birçok kişinin bile artık pek bir şekvacı olduğu ‘modern’ mânâlı hukukla hesaplaşmak demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; ‘modern’ mânâlı devlet ile ‘modern’ mânâlı hukukun arasındaki karşılıklı ilişkinin zafiyetini görmek demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; ‘olması gereken’i ihtar edip, ‘olan’ı tanzim etmesi gereken hukukun günümüzde bu ulvî vasıfları ne denli haiz olduğunun anlaşılması demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; devlet, hükûmet ve fikir ricâlinin meseleleri ne denli ciddiyetle ele aldığını görmek için güzel bir turnusol demektir.

Mirzabeyoğlu Davası; toplam hâlde ve hemen her mevzuda ciddiyet ve samimiyetin kriteridir.

 

Mirzabeyoğlu Davası; hemen herkesin de teslim ettiği üzere, hukukî olmaktan ziyade siyasîdir.

Bu yönüyle hukukîdir.

Yargı kararı konjöktüreldir.

Ama “Dava”; tarihî ve hayatîdir.

Dava’nın tarihî ve hayatî vasfını anlamak için; gerek Doğu, gerek Batı, gerek Türk ve gerekse İslâm tefekkür tarihinin son 500 yılına dair asgarinin en asgarisinden bir malûmat sahibi olmak; ilk şarttır.

Nasıl ki;

‘Modern’ mânâlı hukukun bürokratize olma hâline/zafiyetine dair asgari bir malûmatımız yoksa, Franz Kafka‘nın meşhur eseri Dava‘dan pek birşey anlamayacaksak…

Nasıl ki;

Gıovanni Poggi‘nin ifadesiyle; “yapma bir gerçeklik” olan ‘modern’ mânâlı devletin geçirdiği tekâmüle ait bir fikrimiz yoksa, hukuka “maşa”, hukukçuya da “memur” rolünün biçilmesini ve bunun ne türden bir zulüm olduğunu anlamakta zorlanmamız kaçınılmazsa…

Nasıl ki;

Hukukun ‘ahlâk’a, ahlâkın ‘vicdan’a, vicdanın ‘değer’e, değerin insan ‘ben’ine taalluk eden yönüne ilişkin en ufak bir fikrimiz yoksa şayet, Dostoyevski‘nin Suç ve Ceza‘sının bizde hiç bir karşılığı olmayacaksa…

Nasıl ki;

Hukuk ve toplum vicdanı, toplum vicdanı ve aydın, aydın ve fikir namusu, fikir namusu ve mesuliyet, mesuliyet ve zamana şahitlik arasındaki derin münasebetlerin mahiyetini idrak edecek malzemeden

yoksunsak, Emile Zola ile birlikte daha bir meşhur olan ve adetâ onunla özdeşleşen Dreyfus Davası‘nın niçin meşhur olduğunu anlamada ciddi sorunlar yaşamamız tabiî ise…

 

Nasıl ki;

Psiko-politik saldırıya, onun fikrî alt yapısına, temel stratejisine, saldırıda vasıta rolü oynayan medyaya, medyanın -her türden ve geniş anlamıyla- enstürmanlarına, bu enstürmanların kullanılmasına en elverişli

ortam olan şeklî demokratik sisteme, bu sistemin manipülasyon rejimi olmasına, hukukun da bu süreçte nasıl işlediğine dair en ufak bir fikrimiz yoksa, Rosenbergler Davasıdavalardan bir dava‘dan başka bir şey değilse…

 

İlmî, fikrî, siyasî, hukukî, ahlâkî,  içtimaî, vicdanî, felsefî, mantıkî, adlî, idarî… başta olmak üzere bir çok alana taalluk eden Mirzabeyoğlu Davasının şumüllüğüne ilişkin bir fikir sahibi olmak için birbirinden bağımsız ve o nisbette de birbiriyle ilintili olan bu alanlardan en azından birine dair asgari de olsa bir malûmattan yoksunsak, bu davanın tarihî ve hayatî hususiyetinin yeterince idrak edilememesi kaçınılmaz bir sondur.

 

Mirzabeyoğlu Davası’nın özellikle ‘niçin’ini anlamada bize önemli bir argüman sunması açısından Bernard Lewis‘in şu tespiti dikkate değerdir:

Bizim Jüdeo-Hıristiyan mirasımıza, seküler varlığımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılışına karşı kesinlikle eski bir rakibin (İslâm’ın) tarihî tepkisi karşısındayız.

  1. Lewis’e “tarihî tepki” tespitini yaptıran vakıa, I. Irak saldırısına karşı takınılan tavırdır.

Tam da kendisinden beklenildiği üzere Batı-merkezli bir okuma yapan B. Lewis’in, Jüdeo-Hıristiyan mirasın aslında ve esasında bizâtihî bir “anti-tez” olduğunu belirtmesini beklemek en hafif ifadeyle, saflık olur.

Aksülâmellerden ibaret olan ve bütün mevcudiyetini “-anti”lik üzerine bina eden Batı’nın kendini merkeze koyup, karşı olmakla şahsiyetini bulduğu zıttını da “tepki” olarak tavsif etmesi anlaşılabilir bir durumdur.

Her ne kadar bir “-anti” olsa da Batı’ya rağmen, onu yok sayarak bir şey söylemek mümkün değildir.

Zira son 500 yılımıza tedricen hâkim olan Batı’dır.

Mevcut bütün değerler ve atıflar sisteminde Batı’nın parmak izi vardır.

‘Değer’i bile değersizleştiren Batıcı hayat tarzına karşı gösterilen reaksiyonist tavırlar da son kertede onu besleyici olduğuna göre yapılması gereken bellidir:

Batı’nın epistemesine rağmen şekillenen, onu hedef alan, onu aşan, onu mahkûm eden, bütün bunları yaparken de onun verilerini kendi benine aplike edebilen bir dünya görüşünü inşâ edip, meseleler içinde,

çözüm sadedinde ve devletlik çapta teklif etmek.

Bu o kadar kolay mıdır?

Hiç kolay değildir. O kadar ki; bunun gerçekleşmesi için tam 500 yıl beklenmiştir.

Bizim şahitlik ettiğimiz zaman; işte bu zamandır, yani son 500 yıllık zaman diliminin sonu.

İnsanlığa kan, nefret ve gözyaşı sunmasıyla maruf olan ve kendini her dem “yeni” ve “alternatifsiz” sunan Batıcı hayat tarzına mukabil bir hayat tarzı; hem kitaplık, hem sistem ve hem de devletlik çapta teklif edilmiştir.

Mirzabeyoğlu’nun sırf fikrinden dolayı niçin idam cezası aldığı sorusunun cevabı, sorunun içinde vardır:

Mirzabeyoğlu idam cezası aldı, çünkü O, yaşanmaya değer bir hayat tarzını vaz’ ve teklif eden bir “Fikir”in Mimarı’dır.

  •  

 

Atlantik ötesinden plânlanan bir operasyon olan “28 Şubat Operasyonu”;

‘Fikir’e fikirle mukabele etmek yerine, O’nu mahkûm, ardından da idam ve imha etme amacını taşıyan bir operasyondur.

Bu operasyonda hukuka biçilen rol; ‘maşa’, hukukçuya biçilen rol ise; ‘memur’dur.

‘Maşa’ya ve ‘memur’a bakarak, bütün bir sistem ve ardındaki değerler skalası hakkında fikir sahibi olmak mümkündür.

‘Fikir’e fikirle mukabele edemeyen ve uzun yıllardır hiçbir ‘değer’ üretemeyenlerin niçin değer üretemez hâle geldiğinin anlaşıldığı tam bu noktada; Mirzabeyoğlu Davası’nın tarihîliği de anlaşılacaktır.

 

Mirzabeyoğlu Davası’nı tarihî ve hayatî kılan hususiyeti; sadece ‘niçin’i değil, aynı zamanda ‘nasıl’ı ve ‘sonuç’udur.

Bu davanın her safhasında dünya fikir ve hukuk tarihine kapkara bir leke olarak geçecek derecede hukuk cinayetleri işlenmiştir.

Bir akademisyenin; “ancak dehâ ürünü olabilir” dediği ve Baran dergisinin takdire şayân bir şekilde okuyucularına sunduğu bu “Savunma”;

Tarihin gördüğü en aşağılık bir işkence yöntemi olan Telegram işkencesinin en ağır şekilde uygulandığı seanslarda yazılabilmiştir.

Her şey bir tarafa sadece bu durum BİLE; Mirzabeyoğlu’nun ve Davası’nın büyüklüğünü anlamak için kâfi olsa gerek.

 

Sahici bir modernite kritiğine girişen Zygmunt Bauman, kritiğinin merkezine II. Dünya Savaşı’nda yaşanan holocostu alır ve Yahudi-Hristiyan dünyanın sonunun kararmakta olduğunu söyler.

“Yaşananlar çarpıklaşan modern bilimsel ruhun yansımasıydı. (…)Modernite olmadan holocaust düşünülemez.” diyen Bauman; Mirzabeyoğlu Davası’nı ve bu davanın âdeta mütemmim cüzü olan Telegram’ı görmüş, duymuş, bilmiş olsaydı acaba ne derdi?!.

Aynı şekilde, II.Dünya Savaşı’nda, Polonya’da, Auchwitz’de yaşananlardan sonra; “Auchwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır!“diyen Theodor Adorno;

Hiçbir şekilde mağdur edebiyatına girmeden ve sadece hâlinin ifadecisi olmak zımnında;

Ben yıllardır şiir yazamıyorum. Bu, bu dilden anlayana çok şey söylemeli” diyen S. Mirzabeyoğlu’nu, O’nun maruz kaldığı hukuk ve Telegram işkencesini görmüş, duymuş, bilmiş olsaydı acaba ne derdi?!.

Bugüne dönelim;

‘Modern’ mânâlı işkencenin günümüzdeki en MÜŞAHHAS ŞEKLİ olan Telegram hakkında bugün, kim, ne diyor ve ne yapıyor?!.

Hayatı ve varoluşu mânâlı ve değerli kılan ‘DEĞER’e;

Hayatı ve varoluşu mânâlı ve değerli kılmak adına kim, nasıl sahip çıkıyor?..

 

Mirzabeyoğlu Davası’nın gerek ‘niçin’ini, gerek ‘nasıl’nı ve gerekse ‘sonuç’unu anlama noktasında malzeme verebilecek olan ve Kaygı‘yı nazariyeleştiren Kierkegaard‘a kulak vermenin, Günlükler‘ine bakmanın tam zamanı:

Sistemciler kurdukları sistemlerle ilişkileri bakımından kendisi için büyük bir saray inşâ edip onun yakınındaki bir kulübede yaşayan adama benzerler. Kurdukları büyük yapının içinde yaşamazlar. (…)Oysa bir insan kurduğu düşünce binası içinde yaşamalı, aksi yanlış olur.”

 

Her şeye, en başta da Telegram işkencesine rağmen ve tavizsiz bir şekilde;

İnşâ ettiği büyük Mimarî’nin içinde yaşayan, zâtî itibariyle bir değer ve fikir olan ve zaten bu yüzden idam cezası verilen, 25 Ocak 2000’de Metris Cezaevi’ne düzenlenen “Noel Baba” operasyonunun hemen ardından başlayan ve şu dakika, şu saniyeye kadar devam eden Telegram işkencesiyle her dakika, her saniye öldürülmek istenen Salih Mirzabeyoğlu ve Davası;

Dünya fikir, hukuk ve siyaset tarihinde şimdiden mümtaz bir yer edinmiştir.

Ve Dava’nın şumüllüğünden dolayıdır ki; geleceğin tarihçileri bugünleri Mirzabeyoğlu Davası‘nı mihvere alarak yazacaktır.

Elinizde tuttuğunuz bu “Savunma”;

“Hayatı ve varoluşu mânâlı ve de değerli kılmak için Değer’e sahip çıkanlardan” olarak tarihe geçmek isteyenler için her mânâda bir kılavuz hüviyetini de haizdir. 21/09/2012

 

 

Av. Ali Rıza Yaman

Yeni Devir Hukukçular Derneği Başkanı

 

 

*Salih Mirzabeyoğlu’na âit olan ve Baran Dergisi tarafından Eylül 2012’de bir kitapçık olarak okurlarına verilen ‘Savunma’ya yazılan takdim yazısı.

 

Etiketler: Av. Ali Rıza Yaman, Salih Mirzabeyoğlu, Mirzabeyoğlu Davası, Fikri İdam Teşebbüsü, Telegram, Kierkegaard, Theodor Adorno, Zygmunt Bauman, 28 Şubat, Nobel Baba Operasyonu, Franz Kafka, Gıovanni Poggi, Dostoyevski, Bernard

By | 2017-09-18T12:32:51+00:00 Temmuz 2nd, 2015|Av. Ali Rıza YAMAN, Ekonomi, Sinema, Uluslararası|0 Comments

About the Author:

Leave A Comment