Gazze’den Sonra (Uluslararası) Hukuktan Bahsetmek Barbarlıktır! –IV-

Home/Av. Ali Rıza YAMAN/Gazze’den Sonra (Uluslararası) Hukuktan Bahsetmek Barbarlıktır! –IV-

Gazze’den Sonra (Uluslararası) Hukuktan Bahsetmek Barbarlıktır! –IV-

Gazze’den Sonra (Uluslararası) Hukuktan Bahsetmek

Barbarlıktır! -IV-

Av. Ali Rıza Yaman

 

. İdeolojik Eklemlenmenin Bir Âleti: Hukuk

Hukuk, ‘en yüksek iyi’yi gerçekleştirmenin hem âleti, hem vesilesi, hem muharrik unsuru, hem sebebi, hem gayesi ve hem de neticesidir.

Bütün bunlardan daha fazlası hâlinde de, cemiyetin kültür vasatını ortaya koyan bir göstergedir.

Bir cemiyetin hukukunun ardında çok ciddi ve şümullü bir fikir hamûlesi olmalıdır ki, hukukun belirtilen vasıfları tefrik edilebilsin, hepsinin mânâ ve mahiyeti yerli yerince oturtulabilsin.

Bahsedilen ciddi, şümullü ve dinamik bir diyalektiği olması gereken fikir hamulesinin adı; ideolojidir.

Son kertede hukuk da ideoloji de ‘olması gereken’e dairdir ki, bu yönüyle hukuk, Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle; ‘neredeyse ne değil ki’ mesabesindedir.

Bu böyle telâkki edilmediği vakit hukuka ‘ideolojik bakmayan’ ve bunu objektiflik zanneden hukukçular yetişir.

Bahsedilen hukukçu tipinin ‘olması gereken’i temsil ettiği bir cemiyette başka ülkelerin siyaset yapma tarzları çok kısa sürede ve yine hukuk aracılığıyla câri hâle geliverir.

Siyaset yapma tarzının sahibi kimse, hukuk da onun elinde şekillenir.

Bütün hukukî tanımlamalar, meseleyi vaz’ediş şekilleri, çözüm yolları, cebir unsuru, vs, vs…

 Bir cemiyeti tanzim ve idare etmede hayatî olan bu hukuk jargonu, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Anglo-Amerikan ve bunların şahsında Batılı değerleri önceleyen cephenin elinde şekillenmiştir.

Siyaset yapma tarzı Batı’nın eliyle şekillendiği içindir ki, câri olan hukuk anlayışı da birer bedihî hakikatmiş telâkki edilmiştir.

Bedâhet gibi telâkki edilen anlayışların başında ‘uluslararası yargılama’ gelir.

‘Uluslararası yargılama’yı bir bedâhet gibi sunan birkaç mahkeme:

. ‘Galiplerin Mahkemesi’

İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri, yani ABD, Britanya, Sovyet Rusya ve Fransa, savaşta mağlup olan ve ‘insanlık dışı, totaliter, faşist, demokrat olmayan ve Hür Dünya’yı tehdit eden’ kişileri bütün dünya adına yargılamak isterler.

Bu dört devlet kafa kafaya verir, bir metin hazırlar ve savaş süresince tarafsız kalan 19 devletin de katılımıyla 8 Ağustos 1945’de ‘Avrupa’daki Büyük Savaş Suçlularının Kovuşturulması ve Cezalandırılmasına İlişkin Londra Anlaşması’nı imzalar.

Bu anlaşmanın 2. maddesi Nüremberg’de Uluslararası Askeri Mahkeme’nin kurulmasına ilişkindir. Mahkemenin statüsü ise anlaşma ekinde belirtilir.

Mahkeme kurulur ve Nürenmberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Statüsü’nün 6. maddesine göre yargılama yapılır.

Mahkeme, galiplerin mahkemesi olduğu için yargılanan; atom bombası atarak insanlık suçu işleyen ABD değil de mağlup olan, mağlup olduğu için de ‘insanlık dışı yaygın savaş suçunu işlemiş bir devlet’ kategorisine yerleştirilen Almanya’dır.

Nürenmberg’de bütün bir Hitler kabinesinin yanı sıra Nazi Partisi’nin üst düzey yöneticileri, SS’in ve zamanın silahlı kuvvetlerinin kurmay kadrosu da yargılanır.

Dünyanın Batı yakasındaki mağlup devlet yargılanmıştır. Sıra Doğu yakasındaki devlete, yani Japonya’ya gelmiştir…

Amerika’dan atom bombası yiyen Japonya da mağlup devletlerden biri olup, bir suç türü olarak tavsif edilen ‘yaygın savaş suçu’nu işlemiş olan ‘insanlık dışı bir devlet’ kategorisindedir.

Ve tabi ki bütün ulusları temsil ettiği vehmini taşıyan galip devletlerce yargılanmalıdır.

Yargılama Tokyo Uzak Doğu Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce yapılır.

Bu mahkeme nispeten daha profesyonelleşmiştir. En azından vahşi yüzünü daha bir gizlemeye özen gösterecek kadar ustalaşmış, kendisini ‘askeri’ vs. şeklinde değil de ‘Ceza Mahkemesi’ şeklinde konumlandırmıştır.

Yargılamanın ‘daha adil yapılabilmesi’ için ilk başta 4 olan üye sayısı daha sonra 11’e çıkartılır.

Sadece Japonya’da değil bütün Uzak Doğu’da yargılama yapmak için yola çıkan mahkeme ‘insaflı davranır’ ve yargılamayı Japonya ile sınırlı tutar.

Bu mahkemede 4200 Japon ‘yaygın savaş suçu’nu işledikleri gerekçesiyle yargılanır. Üç yıl süren yargılamanın ardından 1949’da hüküm verilir. Hüküm gereğince 700 Japon, ‘bütün uluslar adına’ idam edilir.

Atom bombası atmak suretiyle insanların katledilmesi soykırım değildir… Hele ‘yaygın savaş suçu’ hiç değildir… Zira atom bombasıyla katledilen insanlar Anglo-Amerikan cephenin ideallerini benimsemeyen, Hür Dünya ile özdeşleşmemekte ısrar eden basit birer ‘şey’lerdir.

Bu ‘şey’lerin bedenleri üzerine hukuk aracılığıyla kendi hegemonyalarını inşâ edenler, 9 Aralık 1948’de ‘Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni kabul etmiştir.

Buraya dikkat:

Mezkûr sözleşmenin kabul ve ilân olunmasından 1 gün sonra da Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirisi kabul ve ilân olunmuştur.

 

. “Tutsiler’in Hutular’ın ve Bütün Uluslar’ın Adına”…       

Tutsiler’in, Hutular’ın ve bütün ulusların adına yargılama yapmak üzere BM Güvenlik Konseyi’nce, 1994’de kurulan mühim bir mahkeme vardır. İsmi; Ruanda Mahkemesi’dir.

Hür Dünya’ya uzak düşen Ruanda diye bir yer vardır… Orta Afrika’da yer alan Ruanda’da Tutsiler ve Hutular adında iki kabile yaşar…  Binlerce yıldır birlikte kardeş kardeş yaşayan bu iki kabile birdenbire düşman kesiliverir…

Ruanda’nın yakın tarihine bakıldığında bu durum tabiîdir. Zira zâtî ve asıl prensipleri itibariyle kötü olan Batı’nın eli değmiştir buralara. Ruanda’yı kâh Almanya, kâh Belçika, kâh Fransa sömürür.

Bu devletler, halka kendilerine göre kimlikler verir ve neticede Ruanda’nın ‘üst-kimliği’ni parçalayarak yüzbinlerce insanın birbirini katletmesine sebep olurlar.

‘Üst ve öz kimlik’lerine nispetle kendilerini konumlandırdıkları için bir sorunun yaşanmadığı Ruanda’daki Tutsiler’e Nuh peygamberin soyundan geldiği söylenir. ‘Üstün ırk’lığa terfi eden Tutsiler yönetimi ele geçirirken, Hutular’a özellikle eğitim ve idare alanındaki bütün kapılar kapanır.

Hutular’a bu durumun hiç de demokratik olmadığı yine Batılılar tarafından anlatılır.

Hiç de demokratik olmayan bu duruma karşı Hutular ayaklanır, bir ‘bağımsızlık mücadelesi’ne girişir ve neticede yönetimi ele geçirir. Yönetimi ele geçirir geçirmez de Tutsiler’i ya öldürürler yahut da sürgüne yollarlar.

Sürgündeki Tutsiler 1990 yılında Ruanda Yurtseverler Cephesi ismiyle yeniden örgütlenir ve Uganda üzerinden Hutular’ın yönetiminde olan Ruganda’ya saldırırlar.

Birçok Batılı devlet Tutsiler’in arkasındadır. Zira Hutular’ın lideri ‘ülkeyi darbe ile ele geçiren bir faşist’tir. Hâl böyle olunca Ruanda demokratikleşmeli ve yine demokratikleşme adına bütün eylemler desteklenmelidir.

Bütün bu süreçte Ruanda’da tafsilatı uzun ve ibretlik bir sürü şey yaşanır ve neticede taraflar 1993’de, Tanzanya’nın Aruşa kentinde bir anlaşma imzalar.

Anlaşma gereğince askerî güçler birleştirilir ve karşılıklı verilen büyük zayiatların ardından yönetimi paylaşmaya karar verirler.

Ama bu, Hür Dünya’yı kesmez… Zira bu süreç onlar için bir geçiş sürecidir. Ve Ruanda, Ruandalılara bırakılamayacak kadar ciddi olduğu için, geçiş sürecine refakat etmek maksadıyla Birleşmiş Milletler, bir barış gücü gönderir.

‘Geçiş süreci’nde de olaylar tam olarak bitmez. Çatışmayı nihayete erdireceği kuvvetle muhtemel olan anlaşmanın imzalanacağı zaman zarfında ‘çok ilginç’ bir şey yaşanır: Ruanda Devlet Başkanı C. Ntaryamira, uçağının düşürülmesi suretiyle öldürülür.

Uçakta sadece devlet başkanı değil, her iki tarafın önemli siyasi ve askeri temsilcileri de hayatını kaybetmiştir.

‘Geçiş süreci’nde, yani kısa bir süreliğine, o da ‘Barış Gücü’ olarak Ruanda’da olan Birleşmiş Milletler’e bu ‘faili meçhul’ cinayetlerden sonra bir iş daha çıkar… Bu sefer ki misyon; ‘Zorlayıcı barış gücü’ olmaktır.

Birleşmiş Milletler Ruanda’yı barışa zorlar… Bu zorlamanın neticesinde de; sadece birkaç yılda 1 milyona yakın insan ölür…

Peki bütün bunlar yaşanırken Irak’ta karizması çizilen, Somali’de ağır yaralar alan Amerika ne yapmaktadır?

Amerika, BM aracılığıyla çözümü yerel örgütlere bırakır. Bu tavır, Kanadalı Tuğgeneral Dallaire tarafından; ‘Ruandalıların hiçbir önemi yoktu.’ sözleriyle dile gelir.

Ruandalıların hiçbir önemi yoktur ve çözüm, Ruandalıların birbirlerini daha fazla öldürmelerini sağlamaktan, bu da yerel örgütlere gerekli silah mühimmatını sağlamaktan geçmektedir.

Bütün bunlar olmalıdır ki; bu topraklar dikensiz bir gül bahçesi olarak, son derece kanunî yollardan, yani yine hukuk aracılığıyla Amerika’ya teslim edilebilsin…

Yerel unsurlar kendi problemlerini çözemeyince iş tabi ki BM’ye düşer.

BM her zaman olduğu gibi tarafları evvelâ uhulete ve suhulete davet eder.

Ama nafile…

Eh madem yerel unsurlar meselelerini çözemiyor ve madem ‘insanlık suçu’ işleniyor, o zaman ‘Ruanda yurttaşlarınca ve Ruanda yurttaşı olmayan kişilerce Ruanda topraklarında ve komşu ülkelerde işlenmiş soykırımı, insanlığa karşı suçlar ve ağır insancıl hukuk ihlallerinden sorumlu olan kişilerin kovuşturulması amacıyla’ İkinci Özel Uluslararası  Ceza Mahkemesi kurulmalıdır.

 

. Mahkeme’nin Kuruluşu, İşleyişi, Misyonu

Mahkemenin kurulmasının dayanak noktası BM Anlaşması’nın VII. bölümüdür. Bu mahkeme Yugoslavya Mahkemesi ile birlikte daha bir kurumsal hâle gelmiştir. Öyle ki, mahkemenin yargı yetkisi, faillerin suçu işleme tarihi, suçun yeri ve tavsifi gibi hususlar dahi belirlenmiştir.

Yargılamaya konu olan üç suç tipi vardır: 1- Soykırım suçu. 2- İnsanlığa karşı suçlar. 3- Cenevre Söz.’nin Ortak 3.mad. ile Ek Protokol II’nin ihlalleri.

Davada siyasi liderlerin yanı sıra sivil ve askeri bürokrasiden de birçok kişi yargılanmıştır. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, tafsilatı uzun süren bu dava, öncesi ve sonrasıyla ibretlik bir davadır.

Bu davada şu üç isim hususen mühim olup, tıpkı ‘Dreyfus’ yahut ‘Rosenbergler’ gibi ismi ile müsemma davalar olmaya namzettir: Kambanda, Akyesu ve Kalimanzira Davaları.

Jean Kambanda, zamanın devlet başkanıdır. Suçunu itiraf etmiştir. Ve müebbet hapis cezası almıştır.

Jean-Pierre Akyesu, eski bir belediye başkanıdır. Ve bu da müebbet hapis cezası almıştır

Calixte Kalimanzira, eski içişleri bakanıdır. Mahkemeye geç teslim olmuştur. Ve müebbet hapis istemiyle yargılanmaktadır.

Yukarıda bu mahkemenin yetki ve konu bakımından sınırlı olarak kurulduğunu söylemiştik. Yani süre açısından daimiliği olan bir mahkeme değildir. Dolayısıyla statüsünün yeniden tanımlanması ve de onaylanması zaruridir. Statüyü tanımlama ve de onaylama makamı; BM Güvenlik Konseyi’dir.

Meseleleri anlamamıza ‘hiç yardımcı olmayacak, ehemmiyetsiz, küçük’ bir not:

Güvenlik Konseyi’nin onayladığı programa göre, literatürde ‘bütün uluslar adına yargılama yapan ve bütün uluslar adına cezalandıran’ olarak geçen bu mahkemenin bütün çalışmalarını 2010’a kadar bitirmesi gerekmektedir.

 

By | 2017-08-12T19:42:58+00:00 Ağustos 12th, 2017|Av. Ali Rıza YAMAN|0 Comments

About the Author: